Ajans Yalova
Yalova'nın özgür, bağımsız haber sitesi

KAPİTALİZMİN GELECEĞİ ve TÜRKİYE EKONOMİSİ

1 609

Get real time updates directly on you device, subscribe now.

Baştan uyarayım; uzun yazıları okuyamıyorsanız, birer paragraf atlayarak okuyun, ne de olsa vakit nakittir demiş, kapitalizmin değerini iyi bilen atalarımız : )

“Scope Ratings’den Dennis Shen Türkiye’nin Katar ve Çin’den başka bir ülke ya da kurumdan yardım alamayacağına değiniyor. Bu ülkelerden sağlanacak kredinin belki kısa vadede iflası erteleyeceğini ama derde derman olmayacağını söylüyor. Çözümün dışa bağımlılığa ve sıcak paraya son verecek ekonomik reformlarda yattığını, buna da hükümetin hiç niyeti olmadığını belirtiyor. Bu durumda Scope uzmanı da piyasalar gibi TL’nin düşmeye devam etmesinin kaçınılmaz olduğu görüşünü tekrarlıyor…”

Bu görüşü ve ekonomimizin dışarıdan görünümünü kapitalizm kısmından sonra okuyabilirsiniz…

İlginiz ya da bilginiz olsa da, olmasa da hem televizyonlar hem de özellikle sosyal medya vasıtaları ile sıklıkla duyup, gördüğünüz bir şey var…

“Bu virüs; kapitalizmin sonunu getirdi. Dünya virüsten sonra bambaşka bir yer olacak!”

Evet. Tabi. Hatta inşallah…

Bu yazımda öncelikle dünyanın mevcut durumu ve kapitalizmin çalışma prensipleri üzerine, dünyadan alıntılar da yaparak temel düzeyde bir giriş yapacağım. Sırf bu bile size kapitalizmin yıkılmaz bir kale olduğunu (maalesef) gösterecek.

Tabi ki bizlere bunu yıkacağını ya da revize edeceğini söyleyen ya da umut veren siyasi aktör ve mekanizmalarından hiç bahsetmeyeceğim, lafa değil icraata bakacağız…

Son olarak da; ülkemizin dünya gözünden nasıl iflasın eşiğine geldiğini yazacağım…

Tüm insanlık tarihinde 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana olan en büyük krizi yaşıyoruz şüphesiz. Bu hem maddi, hem manevi bir süreç. Bu zorlu tecrübe sonrasında, küresel sistemin aynı kalması mümkün değil elbette. Bu sebeple, Korona virüsün sebep olduğu süreci, kendi hayatımız, iş yerlerimiz, devletler ve küresel sistemin tüm kurum ve aktörleri açısından bir çok ezber’in bozulmasına ve hatta bunların sorgulanmasına sebep olacak. Gelinen nokta, liberal anlayış ve kapitalist sistem açısından tarihinin en ağır insani, ekonomik ve siyasi sınavıdır şüphesiz.

Kapitalist üretim, tüketim için değil kâr elde etmek için yapılır. “Kâr kapitalist sistemin kalbidir, ruhudur. Kapitalistler düşlerinde kârı görür, gerçek yaşamda kârın yasalarına göre yargılanırlar. Tüm sistemin soğukkanlı, hesapçı temeli kârda yatar.

Kapitalizm ilerledikçe beraberinde üretimi de toplumsallaştırır. Herkes birbirine bağımlıdır kapitalizmde. İş bölümü adeta küresel hale gelmiştir. Üretim muazzam ölçekte toplumsallaşmıştır. Üretim parçalara ayrıldığından üretimin her bir parçası farklı yerde ve dahası dilleri, kültürleri, her şeyi farklı olan, birbirini tanımayan insanlar tarafından yapılır. Buna emeğin uluslararası kolektivitesi de denebilir. Ne var ki, tekniğin de yardımıyla el ele giden üretici güçlerdeki bu muazzam gelişme sonucu ortaya çıkan toplumsallık, mevcut üretim ilişkileri ile ciddi bir çelişkiye girer. Üretim ile ilgili verilen kararlar son derece plansız ya da bir diğer deyişle “anarşik”tir. Her bir kapitalist kendi çıkarını düşünerek hareket eder. Üretimin toplumsal ölçekte planlanması onu hiç ilgilendirmez. İşte bu temel gerçeklik kapitalist üretim biçiminde krizleri olağan hale getirir. Diğer taraftan kapitalist rekabetin mantığı da son derece önemli bir rol oynar.

“Kapitalizmin bütün dinamiğini, kapitalizmin bütün gelişme yasalarını tayin eden şey rekabettir.” (Mandel)

Peki ya krizler?

Kapitalizmin doğası gereği sürekli kriz üreten bir sistem olduğu, neredeyse tüm ekonomi okullarınca ve anlayışlarınca hep yadsınmıştır ve ya reddedilmiştir.

Sermayenin genel hareket yasalarına göre; krizi kapitalist üretim tarzının bir hareket yasası olarak ortaya koyan tek düşünce ise ekonomi politiğin Marksist eleştirisidir.

Peki ama Kapitalizmin krizlerini nasıl anlamak gerekir?

  • Bir takım spekülatörlerin açgözlülüğü olarak mı?
  • Marketlerin aşırı zam yapması mı?
  • Pazarcı ile çiftçi arasındaki kâr uçurumu mu?
  • Patatesini stok yapan üretici olarak mı?
  • Piyasaların iyi yönetilememesi ya da halkın yoksullaşması sonucu az tüketmeleri olarak mı?
  • Yoksa hiçbiri ve ya hepsi mi?
  • Kapitalizm “kendi başına buyruk” olduğundan, devlet müdahalesi yeterince yapılmadığından ya da “açgözlü” yatırımcıların aşırı kâr hırsları yüzünden mi çıkmaktadır krizler?
  • Peki, yaklaşık iki yüzyıl boyunca kriz sürekli ve düzenli olarak tekrarlanıyorsa, burada biraz durup düşünmemiz gerekmez mi? (Pandemi ile oluşan kriz ne ilk ne son belki de…)
  • Bir “hata”, hem de önemli bir “hata”, kapitalizmin tarihi boyunca tekrar ediyorsa burada “hata”dan söz edilebilir mi?
  • Yoksa krizler bir düzen mi izlemektedir?

 

19. yüzyılda İngiltere, Fransa, Almanya, Amerika gibi ülkelerde yaşanan krizlerin ortaya çıkış tarihlerini sıralamak belki faydalı olabilir;

“1813, 1825, 1836-39, 1847, 1857, 1866, 1873, 1882-84, 1890-93”

Eğer ortada bir “hata” yoksa bu düzenliliği nasıl açıklamak gerekir?

Dönemsel olarak tekrarlanan krizlerin gerçekliği burjuva iktisadında hak ettiği yeri bulamamıştır. Kriz açıklamalarında hep “kişi”ler, “kurum”lar, “hükümet”ler, “dış güçler”, “muhalefet”ler, “spekülatör”ler vb. sorumlu tutulmuştur.

Asla krizin ana dinamiği, kapitalist üretim şeklinin içsel ana işleyişi ile birlikte ele alınmamıştır.

Bu eleştiri sadece soldan ya da sağdan iktisatçılar tarafından da yapılmamaktadır. Burjuva iktisatçıları krizi anlama ve öngörme konusunda yetersiz olduklarını kendileri söylemektedirler zaten.

- Reklam -

Şu örneği aklımızda kaldığı kadarı ile aktaralım mesela;

2008 yılında İngiltere Kraliçesi Londra Ekonomi Okulu’nu ziyaret eder ve

“Nasıl olup da hiçbir iktisatçının krizin geleceğini öngöremediği” sorusunu sorar. Kraliçenin bu sorusuna altı ay sonra bir mektupla cevap verilir.

Mektubun sonuç kısmında şunlar yazılıdır:

“Majesteleri, özet olarak, krizin zamanlamasını, kapsamını ve ciddiyetini öngörme ve ortaya çıkmasını engelleme konusundaki başarısızlığın, birçok nedeni olmakla birlikte, esas olarak, hem bu ülkede hem de uluslararası alanda, birçok parlak insanın kolektif hayal gücünün bir bütün olarak sisteme yönelen riskleri anlama konusundaki bir başarısızlığıdır.” (Harvey, 2012)

Bir örnekte risk konusunda;

Kısa adı IJCB olan International Journal of Central Banking’in Haziran 2015 tarihli raporunda, Charles I. Plosser isimli yetkili şöyle bir “itiraf”ta bulunuyor: “Siyaset çoğu zaman belirsizlik koşullarının hüküm sürdüğü bir ortamda yapılıyor. Şu gelinen noktada, bizler hâlâ sistemik riskleri tanımlama ve ölçme konusunda zorluklar yaşamaktayız.” (Plosser, 2015)

Bu iki çarpıcı örnekten de anlaşılabileceği gibi, burjuva iktisadı kapitalizmin dinamiklerini anlama konusunda kavrayıcı bir görüşe sahip değil. Bu yüzden kriz olgusunu anlamak için hepinizin çok sevdiği fakat anlayıp, anlamadığını bilmediğim Marx’a bakmak gereklidir.

Kapitalist bir ekonomide krizler, insandaki kan dolaşımının oynadığı hayati rolü oynar. Kapitalizmin yeniden üretimi için krizler olmazsa olmazdır. Krizlerle örülü, krizlere muhtaç bir doğası olduğu gibi, aynı zamanda kapitalizmde krizler hem gerekli hem sorun çözücü ve hem de bir “pürüz”e işaret eder.

Sonuç olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; kapitalizm şu an içinde olduğumuz pandemi krizini rahatlıkla ve yüzyıllardır olduğu gibi atlatır. İnsanlık bundan ders alır ya da almaz onu bilemeyiz. Unutmayın ki rahat ve adil yaşamak için sistemin ismi önemli değildir, insanların vicdanı önemlidir.

Kapitalizmin kriz yaratması doğal ise her şeyi oluruna mı bırakmalıyız peki?

Elbette hayır. Çünkü kapitalizmin vahşi ve hata affetmeyen doğası; sizi, şirketinizi, ülkenizi kısmen ya da tamamen iflasa sürükleyebilir, batırabilir. Önlem almak hayati değerdedir.

  • O zaman gelelim bizim ülkemizin durumuna; bu krizle sağlık açısından iyi başa çıkabildiğimiz aşikar, peki ya ekonomik göstergeler ne diyor?

Öncelikle kendi kaynaklarımıza bakalım;

2020 Mart ayında, milletvekillerimiz; 43.7 milyar lira açık veren bir bütçenin bu yılsonunu getirmesi olanaksız demişlerdir ve Mart ayında merkezi yönetim bütçe gelirleri 47.4 milyar lira olurken, giderler neredeyse ikiye katlanarak 91.2 milyar liraya ulaştı. Faiz harcamaları da bir ayda 11.4 milyar liraya çıktı. Şeklinde bir açıklama yapmışlardır. Yani durum daha baştan riskli.

Üstelik bu krizle uğraşırken, psikolomizin de çok önemli olduğu bilinmekte, tam da bu noktada Kocatepe Üniversitesi online bir anket ile yurt çapında bir tarama yapıyor ve anket sonucu halkın %52’lik bir kısmının bu hastalık ve ekonomik zorluklarından psikolojik olarak olumsuz etkilendiğini ortaya koyuyor. Yarı yarıya savaşacağız demek ki…

Yurt dışı verilerine bakarsak;

Scope Ratings isimli şirketin yeni raporunda; “riskli üçlü” olarak değerlendirilen Arjantin, Türkiye ve Gürcistan ekonomilerinin ödemeler dengesinden kaynaklanan sorunlar karşısında kırılgan olmakla kalmayıp krizlere direnebilme kapasitesi yönünden de çok zayıf bulunduklarını kaydediyor.

Raporda Türkiye ile ilgili bölümde TL’nin Ağustos 2019’a göre yüzde 27 zayıfladığı, doların 7 TL civarında olduğu, borçlarının yüzde 52’si döviz cinsinden olan merkezi hükümet borcunun ödenmesinde güçlükler yaşanacağı anlatılıyor. Aynı şekilde özel kesimin çok yüksek döviz ödeme zorunluluğundan da söz ediliyor. Rapor, Nisan ayında rezervlerin iyice zayıflamış göründüğüne işaretle 2019 sonunda 41,1 milyar dolar olan net rezervin 10 Nisan’da 26,3 milyara düştüğü iddiasında bulunuluyor.

Scope Ratings Türkiye için öngördüğü (BB-/Negatif) yani “yatırım yapılamaz” notunu paylaşıyor.

  • Die Welt ekonomi yazarı Frank Stocker, Dünya Bankası’na göre merkezi hükümetin kısa vadeli döviz borcu 2019 sonunda 123 milyar dolara varmıştır ve bu rakamla eldeki brüt rezerv olan sadece 88 milyarlık yekün tezat teşkil etmektedir!

 

  • Bayern LB Analisti Wofgang Kiener, dolara karşı TL’nin korunması için piyasaya döviz sürme politikasının da sonuna gelinmiş olduğu, rezervin tükendiği belirtiliyor. Kiener, Türkiye’nin döviz değiş tokuşu işlemlerinde kullanılan CDS notunun yani ülkenin geri ödeme riski sigortasının çok yüksek olduğunu, bunun zaten ülkenin iflas etme ihtimalini gösterdiğine değiniyor.

 

  • Société Générale’den Phoenix Kalen ise Türkiye’nin manevra alanının çok dar olduğunu ya dövizi tamamen serbest tutması gerekeceği ya da serbest kuru bırakacağını, iki seçeneğin birbirinden kötü olduğunu vurguluyor.

 

  • Scope Ratings’den Dennis Shen Türkiye’nin Katar ve Çin’den başka bir ülke ya da kurumdan yardım alamayacağına değiniyor. Bu ülkelerden sağlanacak kredinin belki kısa vadede iflası erteleyeceğini ama derde derman olmayacağını söylüyor. Çözümün dışa bağımlılığa ve sıcak paraya son verecek ekonomik reformlarda yattığını, buna da hükümetin hiç niyeti olmadığını belirtiyor. Bu durumda Scope uzmanı da piyasalar gibi TL’nin düşmeye devam etmesinin kaçınılmaz olduğu görüşünü tekrarlıyor…

Tabi ki artık eminiz ve biliyoruz ki; ekonomi ve ekonomik tahminler her rüzgardan etkilenebiliyor ve siyasi arenada yapılan hamlelere göre şekil değiştirebiliyor.

Sanıyorum ki bize gerekli olan en temel şey ortak bir akıl ve bilimin ışığında, tüm üretim araçlarını yeniden devreye sokarak, dışa bağımlılığı azaltmak, acele etmeden istikrarlı ve günü kurtaran değil, kalıcı çözümler üreten sistemler kurmak.

Bunun dışındaki oradan borç al, buradan hibe al, anlık yatırımcı çek, emlak sat, iç veya dış politikada kritik çıkışlar yap vb. gibi şeyler sadece günü kurtarıyor.

Güzel ülkeme; kapitalizmin vahşiliğinden uzak, fırsatlarının ise iyi değerlendirildiği, birlikte mutlulukla üretilen, öz güveni yeniden yerine gelmiş bir gelecek diliyorum…

1 yorum
  1. turgut helvacıoğlu Diyor

    harika bir yazım şekli ve destekli ve mantıklı bir anlatım..teşekkürler..

Cevap Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.